KUR’AN İÇİN TEKMELENEN ÇOCUKTAN, KUR’AN’A TEKME ATAN ÇOCUĞA

İlber hoca der ki, cahille tartışmayacaksın, yanlışlarını tesbit edip yazacaksın. Ancak yazarak cevap verebilirsin. Bu nedenle ben genelde yazıyorum. Vay efendim sen şunu dedin diye tartışmıyorum. Tartışmam da…

Cehaletin temeli insanın kendisinin cahili olmasıdır. Aldığın bilgi, gördüğün öğrenim, inandığın her neyse seni kendine doğru götürmüyor, sana seni tanıttırmıyorsa hafızanı boş boş dolduruyorsun demektir. Bilgi yüklü hafızalarla, kendinden uzakta, kendinden bi haber yaşıyorsun. İşte cehalet budur. Ezberlersin, ama sadece ezberlersin. Özümsemezsin, anlamazsın, anlamlandıramazsın. Oysa ki insanın en temel ruhsal ihtiyaçlarından biri ezberlemek değil, anlamlandırmaktır.


Kuran kurslarında hafızlık eğitimi almış olan çokça danışanım oldu. Hepsinde bir suçluluk duygusu. ‘Hocam ezberimde koca Kuran varken, aşık olmadım. Eşimle birlikte olamadım. Haz alamadım. Kendimi eğlendiremedim. Hayattan yoksun yaşadım sanki’. Bu cümleleri hiç unutmadım. Üzerine birde yatılı kurslarda görülen şiddet, baskı da cabasıydı.


Ben İmam Hatip Lisesi’nde okudum. Hadis ezberlemediğimiz için sıra dayağı yediğimiz zamanlar oldu. Ancak çok da aykırı ve aydınlık hocalarım da vardı. Hala hatırlarım, hayırla yad ederim onları. Ezber yapmaktan nefret ederdim, yapmadım da. Çok zor geçtim Kuran dersinden. Anlamıyordum çünkü. Fıkıh, Arapça, kelam, hadis, akaid derken bir çok şey ezberlettiler bana. Anlamlandıramadığım şeylerin sayısı oldukça fazlaydı. Kafamda sorularım vardı ve hiç bir şey o sorularımı cevaplamıyordu. Ezberle geç, ezberle geç. Bununla birlikte İmam Hatipli olmanın bana kattığı pozitif katkıları da inkar edemem. Şu an bu yazıyı yazıyorsam bu katkılardandır.


İbadetlerin cehennem korkusu, cennet ödülü ile yapıldığı bir çevrede büyüdüm. Şunu yaparsan, Allah seni yakar, cehenneme gidersin, şöyle olursan cennetliksin. Tam bir Ortaçağ zihniyeti gibi herkes cennet ve cehennemin anahtarını dağıtıyordu sanki.


16 yaşımda başladığım namazı, neden kıldığımı anladığımda 36 yaşımdaydım. Bir meditasyon kampında, 3 gün hem de hamile olarak kaldığım meditasyon kampında anladım neden namaz kıldığımı. Bize yoga, meditasyon kötülenmişti. Bir din elden gidiyor diye tutturulmuştu, onu da nörobilim okuyunca anladık yalan olduğunu. Din elde falan değildi. İnanç, yani temel olan inanma meselesi beyin sapımızla ilgilidiydi. Beyin sapımızın orbitofrontal korteksimizle kurduğu bağ ise güvenli bağlanmanın sonucuna oluşuyor Allan Schor'a göre. Ve orbitofrontal korteks, beynimizde güvenli bağlanma ile gelişen bir bölge. Yani Allah’a inanç, anneyle bağlanmanın tam ortasından geçiyordu.


Anneyle güvene dayalı bir bağlanma gerçekleştiremeyen bir bebeğin, Allah’a olan güveni inancı annesiyle kurduğu bağ gibi olacaktı. Bu konuda tez yazıldı geçen yıllarda. Meselenin özü, temeli, rahim, anne, bağlanma, ilgi, alaka olduğu için Kuran’ın ilk ayeti Oku’dur (Alak suresi). KRA rahimi de temsil eden bir kelime köküdür, ve ayetlerin devamında insanın anne rahmine nasıl tutunduğundan bahseder.


İnanç bir tutunma halidir. Alaka, ilgi, sevgi ile tutunma hali. Akıl tutulması değil yani. Ancak zamanla, öyle şeyler eklendi ki Yaradan’ın psikolojiye taban tabana uyumlu olarak gönderdiği inanç sitemi yerine, adı Din olan, belli bir kitle tarafından kurumsallaştırılan ve sömürülen bir araca dönüşen bir ‘şey’e inanmaya başladık.


Din, üzeri örtülen bir ‘şey’ haline geldi. Ki Kur’anda kafir kelimesi hakikati örten demektir. KFR örtü, örtmek… O zaman din adına daha doğrusu kendi çıkarın adına dini alıp örtersen, daha da ötesi kendi hakikatini görmeni sağlayacak bir aracı bu şekilde örtülere bürürsen sen de kafir olmuyor musun?


Bırakın dinin elden gitmesini, din artık bizi bizden uzaklaştıran, kendimizle aramıza koyduğumuz bir duvar haline geldi. Yasaklardan ibaret, korkutulmaktan müteşekkil bir inanç sistemi… Gerçekten kaç müslüman 6666 ayeti hiç bir aracı koymadan sadece kalbiyle okudu.


Kaç müslüman, Kuran’dan önceki yazıtları, kadim bilgiyi, sembolizmi biliyor. Kaç müslüman bilimsel bilgi gözlüğü ile Kuran’ı okuyor. Kuran bilim gözlüğü ile okunacak bir kitaptır.


Ancak anlamak yerine ezberlemeye dönüştürünce ve kasıtlı olarak bilimden uzaklaştırılınca halimiz ortada. Bir tandığım geçen gün, Sultanbeyli’de bir Kuran Kursu’nda 4 çocuğa yapılan işkenceyi anlattı. Haber olmadı, çünkü yasak gelmişti.


Kuran öğretmek için,( bakın öğretmek diyorum, anlatmak demiyorum, çünkü Kuran okuması öğretilen değil, anlamı anlatılması gereken bir mektuptur. Ve bu bilimsel bilgi ile yapılır.) Bu ülkede masum melek çocuklar Kuran için dövülürse, Kuran’a aykırı deyip halka baskı kurulursa, ekonomi faiz haramdır diye yönetmeye çalışılırsa dine vurgu yapılırsa (ekonomi ve siyasetten anlamam ancak dine dayandırılmamalı), oluşan kriz, oluşan kaygı, stres dürtüsel davranışlara neden olur. Bunun içine öfke, hırs, kin intikam duyguları da girer.


Kuran tekmeleyen çocuk, Kuran kursunda dövülen çocuğun açığa çıkaramadığı öfkenin vücut bulmuş halidir. Bunu hiç düşünmedik mi? Bir yerde biri susarsa, o suskunluk ilahi adaletle başka bir yerde çok kötü bir şekilde bozulur ve başkaları konuşmaya başlar.


Sustuğumuz her şeyin altında kalacağız. Üzerini örttüğümüz her şeyin ama her şeyin altında kalacağız. Bugün bu ülkede, cahili de, dindarı da, dinsizi de, eğitimlisi de anlayış ve medeniyetten, empatiden çok uzak bir şekilde davranıyor. Çünkü kimse kendisini tanımıyor, kimse bunu ben neden yapıyorum diye sormuyor. (Çok az kişi hariç, genellemeye girmesin yazım dilim)


Erdemler, ahlak, adalet… Her kesimden insanın yitirmeye başladığı bir şey. Herkes adaletsizlikten yakınıyor, ancak kimse burnunun ucundaki kişiye yaptığı adaletsizliğin farkında değil? Komşuna, akrabana, arkadaşına… Bir baktın mı acaba gerçekten adil davranıyor musun? Bu nedenle Kuran’ın temellerinden biri adalettir, namaz kılmak, ezber yapmak değil. Sembolik bir dille okuyamayan, bilimsel bilgi ile bakmayanlar ise Kuran’ı adaletsizlikle suçlarlar. Oysa ki anlatılacak ve ortaya koyulacak o kadar çok şey var ki. Binlerce ilahiyat fakültesi öğrencisi ve mezunu var. Neredeler? Herkes susuyor. Korkuyoruz. Oysa ki adalet iliklerimize kadar lazım olan erdem.


Hepimizi sopalarımızı aldık başkasına sallıyoruz. Mesela ben 28 Şubat mağduru, olabildiğince ötekileştirilmiş ve yobazlıkla suçlanmış biri olarak, benim inancımdan olmayan birine aynı şey yapıldığında canhıraş bir şekilde onun yanında dumam gerekir. İşte o zaman ahlaklı olurum. Ötekileştirilen, adaletsizliğe uğrayan kim varsa yanında olmak zaten benim inandığım değerlerin salık verdiği bir davranış biçimidir.


Bugün bir çocuk Kuran’a tekme atıyorsa, Kuran kurslarında dövülen taciz edilen çocukların yanında olmadığımızdan, sustuğumuzdandır. Müslümanların iki yüzlülüğündendir. Bu Kuran’da münafıklık olarak geçer ve biliyorsunuz ki münafık olmak kafir olmaktan kötüdür orada.


İnsan kendine karşı iki yüzlü ve münafık olursa, hangi dine, hangi ideolojiye hangi medeniyete mensup olursa olsun aşağıların aşağısındadır. Bir yanlışı benim içimden biri yapıyorsa kol kırılır yen içinde kalır, ama başkası yapıyorsa döveyim öyle mi? İşte iki yüzlüğün belgesi budur.


Biliyorum bu yazımı çokça eleştirenler olacak çünkü kelimelere takılıyoruz. Kuran’ı okurken de öyle, o kelime şu anlama geldi, aman onun kökü o, o efendim şu hadiste şöyle… Bu nedenle, kalbimizle okumadıkça, kalbimizle sevmedikçe, kalbimizle konuşmadıkça bir şey değişmeyecek.


Titanik batıyor doğru… Ve hepimizin payı var. Suçlama yerine başımızı ellerimizin arasına alıp evet ya ben de şu şu hataları yaptım, ben de eleştirdim, ben de yargıladım, ben de…. Demenin vaktidir. Bizi kendimizle yüzleşmek kurtaracak.

Müslümanlara yobaz, ateistlere cehennemlik kafir demeyi bıraktığımızda, birbirimizi ve kendimizi anlamaya başladığımızda, dini kullanarak sömüren hiç kimse hiç bir şeye hükmedemez. Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz….

Bizi kurtaracak tek kişi yine kendimiziz…. Vesselam…


723 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör